‘Ablam’ Kısa Filminin İncelemesi

‘‘Ele Geçmez İstediğin Uğruna Savaş Vermediysen..’’

‘Ablam’ Kısa Filminin İncelemesi

Genel sinema ve dijital platform izleyicileri için uzun metraj filmler her zaman daha çok tercih edilir olsa da bağımsız ve sanat sineması için kısa metraj özel ve ayrıcalıklı bir konumda yerini korumaya devam ediyor. Yedinci sanatı uzunluğuna ve sinema terimlerine göre tanımlamayan sinema severler için Burcu Aykar’ın yönetmenliğinde, Elif Türkölmez’in ‘Anne Kız’ kitabındaki öyküden uyarlanan, yapım aşamasını Altın Portakal sinema derslerinde dinleme fırsatı yakaladığım, ödüllü ve yaşanmışlık kokan Ablam kısa filmine göz atalım.

IMG 3311 min
‘Ablam’ Kısa Filminin İncelemesi

Gölge Oyunları, Kokulu Silgiler, Kız Kardeşlik, Ferdi Özbeğen ve Kaybetmek…

İstanbul’da, 80’lerde geçen bir yaz… Çocukluğun anlamsız melankolisi ve can sıkıntısıyla tanışmış bir kız çocuğu ile karşılaşıyoruz; Elif. Keşfetmek istediği her şey gibi bütün toyluğuyla kendi içiyle, bedeniyle, ruhuyla, duygularıyla ve rekabet hissiyle tanışıp bir keşif yolculuğuna çıkıyor. Yolculuğunun rotası ablası, annesi ve oyun oynadığı bir iki arkadaşıyla sınırlı olsa da içindeki huzursuzluk ve mazlumluk büyük bir yer kaplıyor.

Elif ve ablasının annesine baktığımızda eski aile ve ev kadını motifini görebiliyoruz. Yumuşak bir uslupla yaklaşmayan, kızlarına emirler vererek ve sert diyaloglar kurarak ilişkisini sürdüren bir anne görüyoruz. Çok az repliğe rağmen yorulmuş ve hayattan tat alamayan bir anne olduğunu hissedebiliyoruz. Elif’in ablasının ergenlikte bedenini yakından tanıma isteğiyle aynaya bakmak için lavaboya çıkması ve düşerek kırıklar içinde kalmasının ardından annenin banyosu için çıkan hasara Ayşe’nin yaralanmasından daha çok dertlenip, yeni havlu yerine eski havluları getirmesi için Elif’e direktif verdiğini izliyoruz. Annelerin evi çekip çevirme ve her daim faydalı olma düşüncesiyle tartmadan söylediklerinin ergenliğe girmiş ve çocukluğunu yaşayan iki kızın dünyasında zor mücadelelere sebep verebileceğini hissederek aktarılan duygularla bir çırpıda küçük kendimize gitsek de filmin akıcılığı ile hikayenin içine dönüyoruz.

IMG 3312 min
‘‘Ele Geçmez İstediğin Uğruna Savaş Vermediysen..’’

‘‘Kendine yeten oyunları gibi kendine kadar hüznü olan Elif.’’

Elif’in bunaltıcı ve yaşına nazaran derinden hissettiği iç sıkıntısı, zararsız bir hüzünle desteklendiği için üzüntüden çok karaktere şefkat ve sevgi duymaya neden oluyor. Kendine yeten oyunları gibi kendine kadar hüznü var Elif’in. Gün batımına yakın sokaklarda salınışı, atlayıp zıplaması, çitlere dokunmadan, birine değmeden yürümeme oyunları, parmağını güneşe tutarak ‘Güneş parmağım kadar mı?’ şaşkınlığı ve illüzyon eğlencesi, beyaz tül perdenin salonun içine doğru estiği, yazın belki çalışılır diyerek masaya koyulan fakat hiç bakılmayan ilkokul defterlerine, kokulu ve renkli silgilere götürüyor bizi Ablam.

Ayşe’yi ilgisiz, başına buyruk bir ergenlik dönemini yaşarken Elif’i azarlayan, küçümseyen, varlığına pek tenezzül etmeyen bir karakter olarak izliyoruz. Kendisine olan davranışlarını anlamaya çalışmak istese de her seferinde ablasının koyduğu bariyerlere çarpan Elif, ablasının her hareketini izleyen, anlam aramaya çekilmiş bakışlarında o kadar şans vermek ister bir şekilde kaybolup gidiyor ki ablasına duyduğu öfkenin, ince bir hayranlığa dönüştüğünü izliyoruz.

 

Denizin dalgaları, hafif yaz rüzgarı, futbol oynayan çocuklarla her ne kadar tatil görüntüleri izlesek de şehirden uzaklaşamadan fakat elde olana muhtaç ve kaçmak istercesine, günübirlik geçirilen anne kızların son sekansına giriş yapıyoruz. Ablası annesi ve arkadaşları ile geçirdikleri günde Elif’in tüm huzurunu ve huzursuzluklarını sıfırdan tanıyoruz. Sıkıntısı, takıntısı, anlam arayışının dokusunu hissediyoruz ona baktıkça. Karnı acıktığı ve şeftali yediği sahnede Elif’in bakışları, kendisinden büyük olan ve maç yapan erkeklere ilişiyor. Beden imgesinin yavaş yavaş anlam yarattığı bir dönemde, karşı cinsin varlığını algılıyor ve yeniyi keşfetmenin huzurunu meraklı gözlerinde izliyoruz. Elif’i takıntısız ve mutsuz görmediğimiz ilk saniyeler de yeniyi keşfetme heyecanı oluyor. Ardından bakışlarını kaçırmadığı ve hoşlandığı çocuğun ablasıyla konuştuğunu görmesiyle kıskançlık duygusunu iliklerine kadar yaşayan, zararsız ve sevimli bir kız çocuğunun hayal kırıklığının içinde tam anlamıyla kalakalıyoruz.

‘‘Sanki seni boğar gibi…’’

Ablasına ortak bir anı paylaşma arzusuyla denize girmeyi teklif etse de ablasının çektiği bariyerler Elif’i karşılıyor. Ablasının duvarlarına çarptıkça yorulan, kulaklığını takarak, hikayenin belkemiği olan Ferdi Özbeğen’in Büklüm Büklüm şarkısını Elif’le birlikte dinleyerek, gözlerindeki mutsuzluk, isteksizlik hevessizliğiyle derinden bütünleşiyoruz. Girift olmuş duygularla ve Büklüm Büklüm ile hikayeye yoğunlaşırken ablasının denize girerek birkaç saniye sonra gözden kaybolmasıyla Elif’in gözünden akan bir damla yaşı izliyoruz. Rakipten ansızın gelen, yerden kalkamayacak bir yumruk yemiş hissi yaratıyor final sahnesi. Sıkıntısı, melankolisi, öfkesi ve rakibi gördüğü ablasından son darbesini alıyor Elif. Gözünden akan yaş ise rakibini her şeye rağmen seviyor oluşunu ve onu son kez gördüğünü çok iyi anlaması.

On dakika ile orta metraja uzanabilecek olan film, kısa metrajın yapısına ve örgüsüne yakışır halde ilerliyor ve bitiyor. Etkili şekilde başlaması, yükselmesi ve izleyeni nakavt ederek bitirmesi, Elif’in kısa hayatında yaşadığı duygularının değişimine benzer hisler uyandırdı benim için.

Bir yönetmenin kısa metrajı yalnızca uzuna giden yol haritası olarak görülse de, kişisel değerlendirme eşiğim olan ‘‘anlatısını ve derdini saatlerce izlerim’’ cümlesini kurmam, o işi beğenme anlamına geliyor ve yönetmenin uzun metrajlarını merakla beklememe sebep oluyor. Ablam da onlardan birisi olarak, bir zamanlar ablaya veya abiye sahip olanları, çocukluğunda içine yerleşen iç sıkıntısının bir ömür onu terk etmeyeceğini çocukluğunda fark edenleri derinden etkileyecek bir iş olmuş.

 

Yorum Bırakın